İSLAM İLİMLERİ PDF KİTAPLIĞI

| Allah cc |

 



Abdurrahman Sami - Şerhi Esrarı Esmail Hüsna
Ahmet Akbulut - Allah'ın Takdiri ~ Kulun Tedbiri

Ali Bulaç - Allahın Tabiat Olaylarını Yönlendirmesi
Ali Osman Tatlısu - Esmaü'l Hüsna Şerhi
Aydın Kayaer - Yunus Emre'nin Dünyasında İnsan Allah ilişkisi

Aydın Temizer - Kur’ân’da “Rab” Kavramı Üzerine Semantik Bir Analiz

Caner Taslaman - Evrenden Allaha

Caner Taslaman - Allah Felsefe ve Bilim
Caner Taslaman - Arzulardan Allah'a
Caner Taslaman - Allahın varlığının 12 Delili
Fahreddin er Razi - Allah'ın Aşkınlığı
Halil Hacımüftüoğlu - Kral Tanrı Allah'ın Krallığı
Hikmet Zeyveli - İhlas Suresinin Tefsiri
İbn-ul Kayyim El-Cevziyye - Allah Sevgisi
İbni Kesir,Kurtubi,Beyhaki,Es Sadi,Cevziyye - El Esmaü'l-Hüsna
İbni Receb el-Hanbelî - Kelimetu’l İhlâs

İbn-i Teymiyye - İhlas ve Tevhid
İbn-i Teymiyye - Dua Ve Tevhid
İbn-i Teymiyye - Tevhid Risalesi

İbrahim Coşkun - Arabide Allah Mefhumu
Lâ İlahe İllallah Ne Demek Biliyor musun

Mehmet Alagaş - Tevhid ve Şirk

Mehmet Sait Reçber - Tanrıyı Bilmenin İmkanı ve Mahiyeti
Mehmet S.Aydın - Âlemden Allaha (Makaleler I)
Muhammed Abduh - Tevhid Risalesi

Muhammed Abdullah Draz - Din ve Allah İnancı

Osman Güven - Maturidi'de Allah Alem İlişkisi

Ramazan Sönmez - Esma-i Hüsna

Reza Aslan - Tanrı Yoktur Allah'tan Başka
Seyyid Kutub - Tevhidin Anlamı
Temel Yeşilyurt - Tanrının Aşkınlığı Bağlamında Ruyetullah Sorunu
Toshihiko İzutsu - Kur'anda Allah ve İnsan

Turan Dursun - Allah

Mutlak Varlık Allah, Kur'ân'da özellikle zâtından bahsederken muhatapların anlayabileceği bir dil kullanmıştır.Allah, kendini, olduğu gibi, hiç benzetme yapmaksızın nazarî bir çerçevede tanıtsaydı insanlar, O'nun zâtı ve sıfatları hakkında, sağlam bir fikre sahip olamazlardı. Bu bakımdan Allah, Kur'ân'da kendinden bahsederken, insanlarda bulunan bazı uzuvları ve bazı vasıfları, kendine izafe etmiştir. Teknik tabiriyle antropomorfist (insanbiçimci) bir dil kullanmıştır. Bu, mutlak'ın, mukayyed (sınırlı) bir varlığa, kendini anlatma, tanıtma zaruretinden doğmuştur.
 Allah, el, yüz, göz, nefs gibi kelimeleri kendine izafe etmiştir. Gelmek, yönelmek, istiva etmek gibi tabirleri de, kendine isnad etmiştir. Ayrıca kendisine ait bir kursi’den ve arş (taht)'dan bahsetmektedir. Yine görmek, işitmek, intikam almak, gazab etmek gibi fiilleri de. kendisi için kullanmıştır. Dikkat edilirse bu fiiller de, insanın fiilleridir. Şu halde Allah, kendini insanlara tanıtırken, insanlarda bulunan bazı hususiyetleri, kendisi için kullanmada bir beis görmemiştir. Bu anlatma tarzıyla, muhataplar, kendi tecrübe sahaları dahilindeki kavramlar sayesinde, Allah hakkında bir fikre ve tasavvura sahip olmuşlardır.  Allah, kursi’sinin gökleri ve yeri ihata ettiğinden bahsederken kendini, adeta son derece kudretli bir hükümdar gibi tanıtmaktadır. Böylelikle muhataplar, gökleri ve yeri ihata eden bir kürsîye sahip olan bir varlığın, ne kadar büyük ve ne kadar güçlü olduğunu zihinlerinde rahatlıkla canlandırabilmektediler. Bu ifade onların Allah karşısında ne kadar küçük varlıklar olduklarını da kolayca hissetmelerini sağlamaktadır. Allah, arşa istiva ettiğinden, arşının etrafında meleklerin varlığından bahsederken de yine insanların zihninde, özel adamları olan güçlü bir padişah imajını canlandırmaktadır.



ALLAHTAN BAŞKA İLAH YOKTUR

 
1. Sıradan birer işler olarak görülen gereksinimleri karşılama, sorunları çözme,himaye etme,imdat ve yardıma koşma,koruma ve kollama,dualara icabet etme,aslında sıradan işler olmayıp,bunların bir ucu bütün bir kainat nizamını yaratan ve yöneten bir otoriteye dayanmaktadır. Küçük ve önemsiz gereksinimler üzerinde şöyle bir düşünseniz,gök ve yerin o muhteşem fabrikasında,sayısız sebeplerin toplu devinimleri olmadan,söz konusu basit ihtiyaçları bile karşılamanın imkansız olduğunu anlarsınız.İçmiş olduğunuz bir bardak suyun,yemiş olduğunuz bir tahıl tanesinin oluşması için bile, Allah bilir;güneş,toprak,rüzgar ve denizlerin ne gibi fonksiyonlarda bulunması gerekiyor. O halde sizin dualarınızı işitmek ve gereksinimlerinizi karşılamak için,sıradan bir güç değil de gökleri ve yeri yaratabilecek, gezegenleri hareket ettirebilecek,rüzgarları estirebilecek,yağmurları yağdırabilecek, kısaca,tüm evrenin düzen ve intizamını sağlayabilecek mutlak bir kudret ve otorite lazımdır.
 
2. Bu egemenlik (kudret ve otorite) bölünemez bir bütündür. Yaratma gücünün bir kimsede,rızıklandırma yetkisinin bir başkasında, güneşin birinin kontrolünde,yerin bir başkasının hakimiyeti altında,hastalık ve sıhhat vermenin birisinin yetkisinde, öldürme ve yaşatmanın bir diğerinin kontrolünde olması imkan dışıdır. Böyle olsaydı bu kainat nizamı asla yürümezdi. Bu yüzden tüm yetki ve güçlerin bir tek merkezi hükümranın elinde toplanması zaruridir. Kainat nizamı vakıanın böyle olmasını gerektirmektedir ve gerçek de böyledir.
 
3.  Tüm egemenliğin bir tek otoritenin elinde bulunması ve bu egemenlikte hiçbir kimsenin zerre kadar bile hissesinin olmaması gerektiğine göre, şüphesiz, uluhiyetin de hiç kimseyle paylaşılmaksızın tümüyle söz konusu otoriteye mahsus olması gerekir. Ondan başka kimsenin insanların feryatlarını işitmeye, dualarını kabul etmeye iltica vermeye,insanlara hami,yardımcı ve veli olmaya,fayda veya zarar vermeye gücü yoktur. O halde,ne gibi bir ilah düşüncesine sahip olursanız olun,ilahlık kavramı Allah'tan başka bir ilah olmamasını gerektirmektedir. Hatta,kainatın hakimi nezdinde,O'na yakınlığı hasebiyle çok az da olsa sözünün geçmesi, şefaatinin kabul edilmesi manasında bile hiçbir ilah yoktur.Onun hükümranlık nizamında kimsenin parmağını oynatmaya bile gücü yetmez. Hiç kimse O'nun işlerine burnunu sokamaz. Şefaatin tümü ona aittir

4.  
Hakimiyet ve egemenliğin ne kadar çeşidi varsa,hepsinin bir tek yüce hakimin zatında odaklaşması ve egemenliğin en basit bir parçasının bile başkasına devredilemeyeceği yüce otoritenin vahdaniyetinin, yani birliğinin bir gereğidir.Yaratıcı O ise ve yaratma da O'na bir ortak yoksa;rızıklandırıcı O ise ve rızık vermede O'na bir eş yoksa,tüm kainat nizamının yürütücüsü (müdebbir) ve yöneticisi (munazzim) O ise,ve bu yürütme ve yönetme işinde O'nun bir ortağı yoksa, o halde,yargı,yürütme ve yasamanın da O'na ait olması gerekir. Ve bu hususta da O'nun hiç kimseyle ortak olmasını gerektirecek bir sebep yoktur.Nasıl ki,O'nun egemenliği noktasında O'ndan başka bir imdada koşan,gereksinimleri karşılayan ve himaye edenin bulunmasını düşünmek batıldır;aynı şekilde, O'nun mutlak egemenliğine rağmen,bir başkasının egemen bağımsız, hükümran ve özgür kanun koyucu olduğuna inanmak da son derece batıldır. Yaratma ve rızıklandırma, diriltme ve öldürme,güneş ve ayın boyun eğdirilmesi,gece ve gündüzün birbiri peşine çevrilmesi,kaza ve kader,hüküm ve hükümranlık,emir ve kanun koymanın her biri tek külli egemenlik ve hakimiyetin çeşitli boyutlarıdır ve bu egemenlik ve hakimiyet bölünemez bir bütündür. Allah'ın hükmü olduğuna dair delili olmadan herhangi bir hükme itaatı zorunlu gören kimse,Allah'tan başkasına el açıp dua eden bir kimsenin şirke bulaştığı gibi şirke bulaşmaktadır.Aynı şekilde,siyasi manada kendisini mülkün hakimi,üstün güç ve mutlak otorite sahibi olduğunu iddia eden bir kimsenin durumu da "Ben sizin veliniz, yardımcınız ve koruyup kollayıcınızım" demek suretiyle metafizik manada ilahlık iddiasında bulunan bir kişinin durumuna benzemektedir. Bu nedenle,Allah'ın yaratma,eşyanın takdiri ve kainatın yönetimi hususunda ortaksız olduğunun zikredildiği yerlerde "Hüküm O'na mahsustur" , "Mülk O'nundur" ve "Mülkte O'nun hiçbir ortağı yoktur" ibarelerinin kullanılması,ilahlık kavramının padişahlık ve hükümranlık kavramlarını da kapsadığına ve uluhiyetin (ilahın) bu anlamları itibariyle de Allah'a ortak koşulmasının kabul edilemeyeceğine açıkça delalet etmektedir. 

 
ŞİRK ÇEŞİTLERİ
 

Kısaca tevhid;
Allah’ın zatında, isim ve sıfatlarında birlemek, eşi ve benzeri, ortağı yok bilmektir. Rububiyyette, uluhiyyette ve ubudiyyette Allah’ı tek Rab, tek İlah ve tek Ma’bud olarak kabul etmektir.Tevhid’in zıttı ise; şirktir. Şirke bulaşana da ‘müşrik’ denir. Müşrik; Allah’a inanmak ve ibadet etmekle birlikte ‘Hak’ka batıl karıştıran’ kişi demektir.
 
Şirk nedir : Şirk Allah’ın hakkında tecavüzdür. O’na büyük bir zulümdür. Şirk kısaca Allah’ın isim ve sıfatlarını/O’na ait nitelikleri O’ndan başkasına da vermek demektir. Allah yalnızca sayısal olarak ‘bir’ değil, nitelik olarak tektir, biriciktir ve benzersizdir.
 
Şirk-i İstiklâl: Mecusîlikte olduğu gibi biri hayır, biri şer iki ilahın var olduğuna itikat etmek.
 
Şİrk-Tab’îz: Allah birdir, lâkin mürekkeptir. Yani; birden çok unsurun bir araya gelmesiyle oluşmuştur, Hristiyanların şirki böyledir. Üç unsurun, “Baba, Oğul İsa ve Kutsal Ruh"un birleşmesinden oluşan varlığa Tanrı derler. Ayrıca buna Şirki Teşbih de denir. İnsan olan İsa (as) Tanrı'ya, Tanrı da İsa’ya benzetilmektedir.
 
Şirk-i Taklîd: Gelenekleri, örf ve adetleri, baba veya ecdada saygıdan dolayı körü körüne taklit etmektir. İslam öncesi Arap müşrikleri “atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan ayrılmayız" diyerek bu şirki işliyorlardı. Peygamberimizi de kendilerini atalarının yolundan alıkoyduğu için suçluyorlardı.Onu bir nevi bozguncu, geleneklere savaş açmış bir ihtilalci olarak görüyorlardı. İlkel kavimlerde atalara, hükümdarlara ve din adamlarına aşırı bağlılık gösterilir, bunlara kudsiyet verilirdi* Bu ulu kimselerin ruhları öldükten sonra da yaşamaya devam ederdi. Bu ulu ruhlara tapınılırdı. Bu ruhlara saygısızlık edilmesi durumunda zarar göreceklerine, bu ruhların kendilerini çarpacaklarına inanırlardı, Bizdeki “evliyalar çarpar" inancı buralardan gelir. Bu kimselerin üzerine görkemli anıt mezarlar inşa edilir, bir nevi tapınak haline getirilir, buralar ziyaret edilir, kurbanlar kesilir, ayinler tertip edilirdi. Bu ecdâtperestlik biz Türklerde de mevcuttur. Özellikle türbe, yatır kültü şeklinde ve ecdadın ervah-ı tayyibelerini hoşnut eylemek şeklinde görülmektedir. Selef-i salihinin Ehli Sünnetin itikadı denilerek apaçık Kur'ana ve tevhide aykırı inanç ve uygulamalar, bu kadar büyük zatlar yanılmış olamaz denilerek maalesef atalarımızın yaptıkları yanlışlıklar körü körüne taklit edilmekte, tevhid’den sapmış çoğunluğun kabulleri mahalle baskısı ile dine dahil edilmektedir.
 
Şirk-i Esbab: Sebepleri hakiki fail zannedip, Müsebbibi görmemektir. Allahın yarattığı ve İdare ettiği kâinatta tabiat kanunlarını yaratıcı, düzenleyici, besleyici ve öldürücü görmek gibi. Rızkı Allah'tan değilde devletten veya işverenden bilmek. Şifayı Allah'tan değil de doktor veya İlaçtan bilmek vs. gibi. '‘Hayat kaynağımız Güneş, DNA sayesinde yaşıyoruz." demek gibi, yani Allahın kâinatı sevk ve idaresi için yaratmış olduğu sebepleri, elementleri, fizik, kimya, biyoloji vs. yasalarını , esbabı/sebepleri hakiki müessir ve fail zannetmektir. Tabiat bir kitaptır ama Kâtip değildir. Bir tablo kadar harikadır, amma Ressam değildir. Kanunlar mecmuasıdır, lâkin Hâkim /kanun koyucu değildir. Tabiat cansız, şuursuz, akılsız, camid bir emir kuludur. Vazifeli memurdur, Âmir değildir. Bir kimsenin “Ey falan, Allah hakkı için, hayatımı sana borçluyum ." gibi tabirler kullanması.Arkadaşına “Allah'la falan adam olmasaydı işimiz olmayacaktı" veya birine “Allah ve sen isterseniz bu iş olur." gibi sözler söylemesi hep bu nevidir. Bir hadiste, bir şahıs Peygamberimize; “Allah ve sen isterseniz (Allah ve Rasulünün istediği olur)” deyince, Resul-i Ekrem “Beni Allah'a eş mi koşuyorsunuz?” şeklinde mukabele ederek, bu adamı terslemiştir.
 
Şirk-i Heva ve Heves; Kişinin kendi arzu ve isteklerini ilahlaştırması, kendi şahsî görüşlerini mutlaklaştırması, ben her şeyin ölçüsüyüm demesidir. Enaniyeti firavunlaşmış kimse, Allah’ın emir ve iradesini beğenmez ya da Allah’ı Allah'ın kendini tarif ettiği gibi değil de kendi canının çektiği gibi tanımlamaya kalkar, Hevâ ve hevesini ilahlaştırdığı için Allah tasavvurunu kendi kafasına göre dizayn etmeye kalkışır. Tanrısını kendi elleriyle şekillendirmeye, onun görevlerini o belirlemeye kalkar. Artık onun tanrısı etken değil, edilgendir. Artık O’nun arşına o oturmuş, tanrısına/ya da tanrılarına o emir vermeye başlar! Hâlbuki insanın varlık nedeni Rabbini tanıyıp, O’nun biricik oluşunu İkrar ve İlan etmekti, Böylece müşrik; haddini aşarak, en büyük edepsizliği yapmış, Allah'ın hakkına tecavüz etmiş, ebedi olarak cehennemi hak etmiştir.Kur'an, “Hevâsını ilah edinen (Furkan/43) İnsanları görmemizi, bizim onlar gibi olmamamızı emreder. Bedensel arzularını, şahsi çıkarlarını ilahlaştıran bu kimseler makam mevki, şan şöhret için yapmayacakları şey yoktur. Bunlar bir yumurta pişirebilmek için dünyayı, bir sigara içebilmek için ormanı yakabilecek kadar narsist, egoist insanlardır,
 
Şirk-i Hafî/Gizli Şirk, Şirk i Riya: Allah'tan başkasına ibadet etmek şirk olduğu gibi, riya ve gösteriş için de İbadet etmekte şirktir. Mükâfatı Allah'tan değil de insanlardan beklemektir,Allah'ın rızası değil de başkalarının İltifatını, takdirini kazanmaya çalışmak bu türden bir şirktir. Buna şirk i asgar (küçük şirk) de denilir.
 
Şirk-i Takrîb-e gelince: Allah'a yakınlık hâsıl etmek gayesiyle O ’nun nezdinde melekler, Salih kimseler ve ya şefaatçılar edinmeye denir. Mekkelilerin şirki, şirk-İ takrîb denilen bu türdendir. Buna "Veseniyye veya Putperestlik denir. Mekkeliler Allah'ı çok yüce/aşkın, ulaşılmaz kabul ediyorlar,bu yüzden araya aracılar koyuyor, “Biz (bu ilahlara) sırf bizi Allah'a yaklaştırsın diye ibadet ediyoruz ” (Zümer/3) diyorlardı,Yine Mekkelilerin bir diğer şirki de şefaat anlayışlarıydı,Allah'ın dışında edindikleri velîler İçin “işte bunlar bizim Allah katında şefaatçilerimizdir." (Yunus/18) diyerek onların dünyada ve ahiret şefaatini umuyorlardı,İşte Allah Mekkelilerin bu aracılık ve şefaatçilik anlayışını ortadan kaldırmak için son din İslam'ı gönderdi.
 
Şirk ve çeşitlerini bilmek farz-ı ayndır Bir inanç ve işte şirke düşme tehlikesi varsa behemehal terk edilmelidir. Haramlardan kaçmak, farzı ifadan önceliklidir.